28 Şubat 2010 Pazar

KADER NEDİR


Her müslüman kadere inandığını söyler ama çoğu kaderin ne olduğunu bilmez (!)

Oysa bir insanın bilmediği bir şeye inanması iman değildir (!)

İman;

evvela akıl ile kavramak, sonra dil ile ikrar etmek ve sonra da kalp ile tasdik etmektir.

Nitekim bir hadis-i şerifte Rasûlullah

(AKLI OLMAYANIN DÎNİ YOKTUR) buyurmuşlardır.

yani akıl bali olmayanın dinen herhangi bir sorumluluğu yoktur ..

Oysa günümüz müslümanlarının ekseriyeti, aklı ve bilimi ayrı bir yere, imanı ise ayrı bir yere koymakta ve peri masallarına inanmaktadırlar (!)

Nitekim pek çok hurafe ve zararlı bid’at bu cehalet sebebiyle sokulmuştur saf zihinlere ..

Peki KADER NEDİR (?)

İki bakış açısıyla anlatayım

Birinci bakış:

Kainattaher (mikro zerre) ve her (makro madde) bir tasarım ve plan dahilindevar olmuştur ..
Atomların dizilişi, moleküllerin bağlantısı, açıları,itme ve çekme kuvvetleri, hücrelerin mekanizmaları, DNA bilgi depoları,iskeletlerin yapıları, gezegenlerin uzaklıkları, yörüngeleri,yıldızların çapları ve hızları, bedenimize ait anatomik ve biyolojiközellikler, ihtiyaçlarımıza uygun bitki ve hayvanlar, böcekler,bakteriler, galaksiler, sistemler vs ..

tüm bunlar bir PLAN ve TASARIM’ı gösterir ki bu tasarım KADER ‘dir.

Kader kelimesi TAKDİR ‘dengelir ..
Takdir ise ÖLÇÜ anlamına gelir ..
Biz buna kusursuz plan ve tasarım diyoruz ..

Nitekim bilim adamları da kainatta bir hassas ayar’ın varlığından söz edip dururlar ..

İKİNCİ BAKIŞ AÇISI :

Kader:

Ezelden ebede, tüm oluşları ve olacakları ALLAH’ın zamansızlıktabilmesidir.

Yani kader, Allah’ın İLİM sıfatındandır ki Allah’ın ilmi tüm zamanları kuşatmıştır ..

Dolayısıyla Allah katında (önce-sonra) gibi kavramlar olmadığından, tüm zamanlar bir tek AN hükmünde olup hepsibirden bilinir (!)

İşte asıl sorun bu ikinci kısımda başlıyor ..

Yani ZAMAN KAVRAMINDA (!)

Diyorlar ki;

Madem Allah ÖNCEDEN YAZMIŞ, ve biz SONRA YAPIYORUZ, o zaman biz YAZILMIŞLARI YAPMAK DURUMUNDAYIZ (!)

İşte kilit nokta bu ..
Önce ve sonra ifadeleri ..
İşte yanılgı burada ..

Allah katında ÖNCE-SONRA gibi kavramlar YOK ! ..

Bir ayette de belirtildiği gibi; (Kıyamete kadar olacak olanlar, Allah katında OLMUŞ ve BİTMİŞTİR)

Bukonuyu anlamak için biraz da FEN BİLİMİ OKUMAK gereklidir zannımca ..
Bu hususu bilimsel ve dini açılardan ele almış çift kanatlı eserler demevcuttur.

YAZILANLARI YAPMIYORUZ ! ..

YAPACAKLARIMIZ YAZILMAMIŞ ! ..

YAPTIKLARIMIZ YAZILMIŞ ! ..

Yani;

YAZILANLARI YAPACAĞIMIZ İÇİN YAZILMAMIŞ ..
ONLARI ZATEN YAPTIK ..

Allah katında şu an ve şu tarih yaşanmıyor ki ! ..

Biliyorum belki kafanız daha da karıştı ..

Ama karışması iyidir ..

Yoksa öğrenemezsiniz ..

Bir örnek vereyim .. (Lütfen ÇOK dikkatli okuyun)

Birbilim adamı, 2005 yılında yaptığı bir araştırma sonucu bir yıldızındünyamıza uzaklığının (50 ışık yılı) olduğunu hesaplıyor .. Ve oyıldızın o tarihten 15 sene önce (yâni 1990 yılında) söndüğünü, fakat yıldız bize 50 ışık yılı uzakta olduğu için (söndüğü zaman bile 50 yılboyunca ışığının görüleceğini bildiğinden) bu yıldızın çıplak gözlesöndüğünü göreceğimiz tarihin 2005+(50-15) =2040 yılı olacağınıhesaplıyor ..

Yani yıldız 15 sene önce (1990′da) sönmüş.
Fakat biz 35 sene sonra (2040′da) göreceğiz söndüğünü ..
Yâni 35+15=50 yıl sonra ..

Sonra bilim adamı bu bilgiyi 2005 yılında dünyaya şöyle ilan ediyor ;

FİLANCA YILDIZ 35 sene sonra, 10 OCAK 2040 TARİHİNDE SÖNECEKTİR ! ..

2040 yılında o yıldız söndüğünde cahil insanlar soruyor ;

Bu bilim adamı GAYB ‘ı nasıl bildi ? ..

KADER ‘i nasıl bildi ? ..

Yıldız O DEDİĞİ İÇİN mi söndü ? ..

Yoksa SÖNECEĞİ İÇİN mi O dedi ? ..

Bilim adamı cevap veriyor ;

Ne ben dediğim için söndü, ne de söneceği için ben dedim.

Çünkü o yıldız ZATEN SÖNMÜŞTÜ ! ..

Gel de bilmeyene izah et ! ..

Ne demek zaten sönmüştü ? ..

Biz basbaya görüyorduk parladığını ! ..

İştemaalesef durum böyle ..

Biz o yazılmış olan kaderi zaten yaptık ! ..

Yaptığımız için yazıldı ..

Ama bu Allah katı için geçerli bir oluş ..

ÇÜNKÜ ALLAH, ZAMAN KAVRAMINA BAĞIMLI DEĞİL ..

Allah (haşa) bu gezegendeyaşamıyor ki bir günü 24 saat, bir yılı 365 gün olsun ..
Salise,saniye, dakika, saat, gün, hafta, ay, yıl, vs ..

Bunlar bizi bağlar Allah’ı değil ! ..
Allah, tüm zamanları tek bir noktada hepsini bir anda görür ve bilir.
Dolayısıyla Allah için ÖNCE-SONRA-ŞİMDİ gibi kavramlaryoktur ..
Zamanı yaratan da Allah ..

Allah kendi yarattıklarından bağımsızdır ! ..

Şimdi bu konuları anladıysanız net bir tespit yapayım ..

BİRİNSAN BİR ŞEY YAPTIYSA, EVET BU ONUN KADERİDİR ..

FAKAT SORUMLUSU KENDİSİDİR ! ..

ÇÜNKÜ İRADE KENDİSİNİNDİR ! ..

ALLAH’IN BU OLAYI (ÖNCEDEN BİLMESİ) (ki biliyorsunuz önce-sonra kavramları bizimaçımızdandır)
hiçbir şeyi değiştirmez ! ..

ÖNEMLİ OLAN O İNSANIN NEYAPTIĞIDIR ..

Kader asla değişmeyen bir BİLGİ ‘dir ..

İçine bizim irademiz de dahildir ..

Mesela ben bir sadaka verirsem başıma gelebilecek belaları def ederim ..
AMABENİM O SADAKAYI NE ZAMAN KİME NASIL VERECEĞİMİ VE O BELÂNIN NASIL DEFOLACAĞINI ALLAH ZATEN BİLİYOR ..

Aksine ben anne ve babamı üzer ve beddua alırsam işim rast gitmez ..

AMA BENİM NE ZAMAN NEYAPARAK ANNE VE BABAMI NASIL ÜZECEĞİMİ VE İŞİMİN RAST GİTMEYECEĞİNİ ALLAH BİLİYOR ..

Ben iyi bir şey yaparsam sevap yazılır ..
Kötü bir şey yaparsam günah yazılır ..

AMA BENİM ÖMÜR BOYUNCAKAZANACAĞIM SEVAP VE GÜNAHLARI ALLAH BİLİYOR ..
O’nun bilmesi hiçbirşeyi değiştirmez ! ..

SORUMLUSU BENİM ! ..

Yani esas konu ;

ZAMAN KAVRAMI ve BİLGİ GENİŞLİĞİ ! ..

Yanlış anlaşılan bir husus da şu ki ;

Değişen kader, değişmeyen kader diye bir ayrım yoktur ! ..

Eğerbir insan sadaka verdiğinde ya da başka bir iyilik yaptığında kaderinin değiştiğine inanıyorsa o insan Allah’a şirk koşuyor demektir ki bu da en büyük ve affedilmez bir günahtır ! ..

Durumu şöyle açıklayayım:

Eğerbir insan, sadaka vermeden önceki kaderini; Allah’ın yazdığı kader,sadaka verdikten sonraki kaderini ise; kendi değiştirdiği kader olarak görüyorsa, bu insan Allah’a acziyet atfetmiş olur ! ..

Ona göre Allah onun sadaka vereceğini düşünemeden bir kader yazmış (haşa)
sonra o sadaka verince Allah onun kaderini silip tekrar yazmış (haşa)
Bu saçmasapan anlayış sahiplerine göre Allah’ın bir elinde kalem birelinde silgi olsa gerektir (haşa)

Oysa Allah bu tutarsız kader anlayışından beridir, uzaktır ..

Bu tarz anlayışlar ya bir cehalet veya bir taassup ürünüdür ! ..

Kader asla ve kat’a değişmez bir bilgidir ve Allah katındadır ..

İçine tüm cüz’î iradeler de dahildir ..

Burada bir ayrıntıya değinmek istiyorum:

Kader hususunda hiç mi ayrım yoktur ? ..

Hayır, elbette ki vardır ! ..

Ancak,bu ayrım (değişen kader & değişmeyen kader) şeklinde sapkın bir ayrım değil, içine irademizin dahil olduğu kader & içine irademizin dahil olmadığı kader şeklinde bir ayrımdır.

Evet bizim müdahalemizin yani cüz’î irademizin içinde bulunmadığı kader de vardır.

Örneğin;

hangi çağda doğacağımıza, hangi ırktan olacağımıza, hangi aileye mensup olacağımıza dair hiçbir müdahalemiz yoktur ve olamaz ! ..

Ancak evleneceğimiz kişiyi seçebiliriz, okuyacağımız kitabı seçebiliriz, oy vereceğimiz partiyi seçebiliriz, çeşitli prensipler edinebiliriz vs ..

Genel olarak düşünecek olursanız siz de bunabenzer pek çok örnek üretebilir, ekleyebilir veya çıkartabilirsiniz ..

Asıl mesele bu iki ayrımı yapabilmektir ..

Lakin tekrarhatırlatıyorum ki; Müdahalemiz olsun veya olmasın bütün oluşlar ve bitişler KADER ‘dir. İrademiz dahil de olsa hariç de olsa KADER DEĞİŞMEZ ! ..

Çünkü Allah, bizim iradelerimizin de içine dahil olduğuher şeyi ZAMANSIZLIKTA TOPYEKÜN BİR AN HÜKMÜNDE (HEPSİNİ BİRDEN) GÖRÜR VE BİLİR ! ..

şüphesi olanmı var

evet şimti plato hazır oyuncular sahnede film başladı sonuç altın portakal değilsede filmin sonunu beklemek zorundayız film bittiğinde ve yazılar akmaya başladığında işte o zaman kaderi daha iyi kavramış olacağız ..

ACIKMIŞ KATIRA GÜL KOKLATILMAZ


Domuz sürüsüne kuzu katılmaz

Lütuf tarlasına adım atılmaz

Acıkmış katıra gül koklatılmaz

İt eniği ite çeker unutma

Böyle diyor, söz ustası Abdurrahim Karakoç, "unutma!" başlıklı şiirinde.

İnsanın söz ustası olması bir başka.

Benim sayfalarla ancak ifade edebildiğim bir meramı o, bir tek cümleyle bir çırpıda anlatıveriyor...

Bu tür sözler Türk halk muhayyilesinde de yeterince bulunmaktadır.

Halk, günlük konuşmalarında bu sözlerden azami derecede yararlanmaktadır.

"Acıkmış katıra gül koklatılmaz!"


Peki ama neden?


Bu "neden"e cevap verebilmek için lafı birazcık dolaştırmak zorundayız.


Bilindiği gibi katır, eşekle atın birleşmesinden doğan (babası eşek, anası kısrak) bir ara hayvandır. Yani o ne eşektir, ne attır. Anlayacağınız katır, daha baştan, nesebi gayrı sahih olmaklık bakımından, vukuatlıdır...


Bu "neseb" işini hafife almamak lazım. Bunun dışında, katır ve katırın sulbünden geldiği eşek cinsi, ağır işlerde iyi iş görmekle beraber, kaba-sabalığı, ince fikirli olmaması, daha doğrusu hiç fikir edememesi, zeki olmaması ve üstelik de oldukça inat olmasıyla maruftur. İlaveten, katır, her ne kadar öldürücü tekmeler gibi güce sahipse de, sanattan anlamaz.


Sanat üretemez. Bunu eskiler "eşşekten perşembelik umulmaz" sözüyle özetlemişlerdir...


Bir katır düşünün, hem de acıkmış bir katır:


Şimdi bu hayvanın, biricik yiyeceği olan saman ve ottan, yeşil bir yoncadan başka bir şey düşünecek mecali var mı, olabilir mi?


[Herhalde katır, petrol, doğal gaz, yer altı madenleri düşünecek değildir ya!]

Gözü ahırın kapısında, ha geldi ha gelecek diye beklemekten bîtap düştüğü efendisinin ellerinde kendisine uzanacak bir tutam otta ya da bir kalbur samandadır. Bunun dışında her ne ikram ederseniz o hayvan için gereksiz, lüzumsuz ve münasebetsizdir. Şimdi tam bu demde, yani açlıktan tepinip durmaktayken katıra birisinin bir gül uzattığını düşünün:


Rengi tabiatın gerçek rengini, kokusu gerçek kokuyu yansıtan, estetiği, zarafeti, güzelliği ile insanın başını döndüren; tarih boyunca sevginin sembolü olagelmiş, kara sevdalı türkülerin ayrılmaz bir parçası, gerçek san’at olan ilahî sanatın en nazenîn boyutunu temsil eden bir gül...

İşte böyle bir gül, bizim acıkmış katırımız için ya bir "ot" olarak görünecek ve tabi katırca bir iştiha ile kaptığıyla birlikte ham yapacak. Yahut, kendisiyle dalga geçildiğini düşünerek öfkelenecek ve sahibiyle beraber gülü de tekmeleyecek; nallarının altında ezilen gül, katır gübresine karışmaktan da kurtulamayacaktır.


Gül ve katır!

Kabalık ve incelik.

Hantallık ve güzellik

Paspallık ve zerafet.

Süflîlik ve ulvîlik.

Şehvet ve güzellik.

Menfaat köleliği ve gerçek sanat. Tekme ve gül yaprağı. Gübre ve gül kokusu...

Bu listeyi uzatmak mümkündür.


"Acıkmış katıra gül koklatılmaz"


sözü, katırlardan bir alıp veremediği olmayan birileri tarafından söylenmiş fantezi bir söz değildir.

Bunun derin anlamları vardır.


Bilgece bir sözdür. Kısaca ve genel hatlarıyla, yaratılıştaki düzeni, ahengi, uyumu, ilahî/aklî dengeyi gözetmenin gereğini hatırlatan bir sözdür.

Neyin nerde durması gerektiğine dikkat etmeyi telkin etmektedir. İlahi tabiî dengede katır, gülden ve gül kokusu gibi, hassas alıcıların olmasını gerektiren, ondaki zerafeti ve insanı büyüleyen güzelliği algılama yeteneklerinden mahrumdur.


Aç katıra gül koklatmak, hem katıra bir zulümdür, hem de gül gibi en zarif bir çiçeği katırın tekmeleri altına vermekle çiçeğe bir zulümdür. Bunu yapmamak gerekir.

Bu sözün başka alanlarda telmih ettiği başka anlamlar yok mu? Vardır elbette.


Mesela bir ayıya, küçük bir bebek teslim edilemez.


Zarif sanat eserlerinin sergilendiği bir züccaciye dükkanına fil; güzel bir bostana inek girdirilemez. Kedinin boynuna ciğer asılmaz.


Aç köpek fırın bekçiliği yapamaz. Bir ırz düşmanına namus bekletilmez. Ve artık diyeceğimizi diyelim: Kur’an münkiri bir kafire Kur’an hediye edilemez.


Peki ama neden?


Bir Kur’an düşünün ki, insanlığı doğru olan tek yola, sırat-ı müstakîm’e çağırmaktadır.


Peygamber Muhammed’i (a.s) Allah’ın bunun için risaletle görevlendirdiğini bildirmektedir. Bir Kur’an düşünün ki, Allah’a iman edenleri mü’min, iman etmeyenleri kafir olarak adlandırıyor.

Allah’a iman eden, Allah’dan korkan, mü’minleri seven, onları dost edinen ve namazı kılıp zekatı verenlere Allah’ın velisi payesini veriyor. Allah’a iman etmeyenleri, Mü’minlere düşmanlık yapanları ise şeytanın velileri olarak adlandırıyor.


Bu aynı Kur’an, şirki necaset, müşrikleri necisler olarak kategorize ediyor. Kafirlerin ebediyen iflah olmayacaklarını haber veriyor. Yeryüzünde Allah’ın indirdikleri ile, yani kendisi ile hükmedilmesini emrediyor. Onunla hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık sayıyor. Bir Kur’an düşünün ki, erkek ve kadınlara namuslarını korumalarını, açılıp saçılmamayı emrediyor; örtünmeyi emrediyor. İçki, kumar (şans oyunları), falcılık, putperestlik gibi gelenekleri "şeytan işi pislikler" kabul ediyor.

Namuslu kadınlara iftira atılmasını iğrenç buluyor ve faillere ceza öneriyor. Bir Kur’an düşünün ki, namazı, orucu ve infakı emrediyor.


Peki bu Kur’an, kendisini elinde taşıyanların bütün bunlardan hiç haberi yokmuş gibi, gayet pahalı, sükseli bir baskı ile bastırılıp, yine gayet süslü-püslü bir ambalajla sarılıp sarmalanarak, hediyeler valizine konulabilir ve onun birinci dereceden tebliğ muhatabına hediye olarak sunulabilir mi? Evet, sunulabilir. Yani bu, beşer tarihi açısından vak’ay-ı adiyedendir. Çünkü beşerin türlü dalaletleri ve garabetleri vardır, onlardan birisi de budur. Kur’an, beşer tarihi boyunca nice kafirin hilesine alet edilmiştir. Kur’an’ın bir hediyelik eşya konumuna indirgenmesine şaşmamak gerekir. Kur’an ilk kez nesneleşmiyor.


Nesne, yani bir araç. Çıkarlarına alet ettikleri bir araç.


Evet o Kur’an, ilgili zatın, hediye edilmiş eşyalar koleksiyonunda yerini alacak, ama o zatın kendisi, Kur’an’ın geldiği coğrafyaya ve daha ilerisine doğru, bombardıman uçaklarını göndermeye devam edecek. Elbette edecek, çünkü kendisine bu Kur’an’ı hediye edenler, bir anlamda "çekinme katliamlarını devam ettir!" mesajını vermiş oluyorlar.

İşte dinin siyasete alet edilmesi kelimenin tam anlamıyla budur. Onüç yaşındaki bir çocuğun başındaki bir metrelik bir örtüden, dünyayı yakıp-yıkacak gibi anlamlar çıkartanlar; müslüman mahallesinde bir kızcağızın başını örtmesini, o mahallede diğer başı açık olanlara "baskı" ve "dayatma" anlamına geldiği gibi olağanüstü yorumlar devşirenler, o başörtüsüne, sadece iki-üç ayetini tahsis eden Kur’an’ın kendisini hediye alıp veriyorlar, bundan hiçbir olumsuz anlam çıkmıyor! Tıpkı bir zamanlar, kendi katlarından bir ruhbanlık uyduran, ama ona da adam gibi uy(a)mayan Hristiyanlar gibi... (57/Hadid, 27) Ya da zanlarınca, Allah’a ve putlarına ekinlerden ve hayvanlardan paylar ayırıp, "bunlar Allah’a, bunlar da ortaklarımıza" dedikten sonra, Allah’a ayrılanları da kendi ortakları hesabına geçiren (6/En’am, 136) Mekke müşrikleri gibi...

Şu halde gerçek anlamda anlaşılmıştır ki, Kur’an’ın münkirleri gerçek anlamda çifte standartlı kişilerdir.

Aynı zamanda din istismarcısıdırlar.


Yine, hediyelik eşya konumuna indirdikleri (nesneleştirdikleri) Kur’an’ın, "bilin ki onlar gerçek bozgunculardır, fakat bilincinde değilller"; bilin ki onlar gerçek sefîh (beyinsiz/akılsız/düşkün) kimselerdir, fakat bilmiyorlar" (2/Bakara, 12-13) diyerek gerçek kimliklerini açıkladığı kimselerin, beynen-nâs "biz ıslah edicileriz" diye şişinmeleri gibi...


Dini istismar etmeyen, etmeye karşı olan kimse, ilk başta kendisi buna uymalı değil midir?

Kur’an’a inanmayan kimse onun adını ağzına bile almamalı değil midir?

Kur’an’ın getirdiği hayat düzenine inanmayan, sadece ona bir fetiş ya da tabu gibi inananlar, onu hediyelik eşya durumuna düşürmek ahlaksızlığını işleyebilmektedirler. Bir ölümcül hasta düşünün: Kendisine en mahir doktorun verdiği, şifa bulacağında kuşku olmayan bir reçeteyi götürüp bir başka ölümcül hastaya sırf "hediye" ediyor.

Üstelik de reçeteyi yazan doktora düşmanlıklarını eksiltmiyorlar.


Yeryüzündeki en büyük fesat, kelimeler ve kavramlarla oynayarak, insanların zihnini alabora etmek, toplumların algılayışlarını manipüle etmektir.

Teoman Duralı’nın adlandırmasıyla, Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi medeniyeti, tanklar ve uçaklardan önce savaşını kelimeler ve kavramlarla yapmaktadır. Bir ülkeye savaş uçaklarını göndermeden önce, gerek o ülkeye gerekse bütün dünyaya karşı şeytanın bile aklına gelmeyecek kurnazlıkta bir propaganda savaşı yürütmektedirler.


Bu propagandanın özeti şudur: Medeniliğin, gelişmişliğin, kalkınmışlığın, çağdaşlığın zirvesine ulaşmış bulunan Amerika, bu kıstaslar açısından listenin en altında kalmış ülkeleri eğitmek, terbiye etmek, onları da medeniyetin belli seviyesine çekmekle yükümlüdür! Amerika dünyanın öğretmenidir! Bunun için o geri kalmış bölgelere medeniyet götürmektedir! Bir sınıfta dersi uslu dinlemeyen öğrencilere öğretmen ne yaparsa, işte Amerika da, savaş açtığı ülkelere (bunlar genellikle "islam ülkesi" denen ülkelerdir) onu yapmaktadır.


İşin aslı ise ABD (daha doğrusu Çağdaş Küresel İngiliz-Yahudi medeniyeti) kendisine yeni enerji kaynakları aramaktadır. Yeni sömürge alanları açmak istemektedir. Yani acıkmıştır. Tam bu demde ona Kur’an hediye etmenin bir anlamı yoktur. Halbuki ona enerji kaynakları lazım.


Petrol lazım, doğal gaz lazım vs.. E artık bu durumda o Kur’an’ın, yukarıda resmetmeye çalıştığımız katır-zede çiçeğin akıbetinden bir farkı kalır mı, varın siz düşünün.

Bu arada belirtelim ki, nasıl ki modern dünyanın katırları eskisinden çok farklı ise, katırcıları olduğu gibi, katırlara ot yerine çiçek verenleri de farklılaşmıştır. Bunlar sıradan bir bilmezliğin esiri değiller. Bile isteye oynanan oyunun taraflarıdır. Katırlar ve hâdim-i katırlar bir ihanet oyununu birlikte sergilemektedirler.

Burada saf olanlar, oyunu safça izleyen, gülünmesi gereken yerde ağlayan, ağlanması gereken yerde gülen, ama siyasi basiretleri dumura uğramış müslüman toplumlardır. Bu siyasi körlük devam ettiği sürece, bilumum kutsallarıyla birlikte, tepişen katırların arasında telef olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır.

Bunları söylerken Kitab’ın, "Allah’dan ümidini ancak kafirler keser" ikazını da asla unutmuş değilim...

Ne dersiniz, acıkmış katıra gül koklatmakla, Kur’an vermek arasında bir fark var mıdır?

KUR'AN'DA ŞEFAAT


Kur'an ;

şefaatı dünyevi manalarda ele alıp, kimlerin ve hangi varlıkların şefaatının geçerli olduğunu belirttikten sonra, Ahiret hayatında şefaatın gerçekleşmeyeceğini vurgulamaktadır. Ahirette şefaatın gerçekleşmesine engel teşkil eden faktörleri şu şekilde sıralamak mümkündür:



1- Kur'an; ahirette şefaatın olmayacağını vurgulamaktadır.

Kur'an: dünyaya ait şefaatın kaide ve kurallarını tesbit ederken, ahirette şefaatın olmayacağına da işaret etmektedir.

(Kimsenin kimseden faydalanmıyacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmiyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korkun) ayeti, net bir üslupla ahirette şefaatın olmayacağını belirtmektedir.

Aynı ifadelere, Bakara sûresindeki diğer bir ayette, (kimsenin kimse namına bir şey ödemiyeceği, kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatın yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korkun) denir.

Bu ayetlerde zikredilen olgular, insanların dünyada, bir cezadan kurtulmak veya bir menfaat temin etmede kullandıkları olgulardır.

Bu iki ayette, şefaat ve fidyenin yer değiştirmesi, dünya hayatında, bir kimsenin cezadan kurtulması veya isteğine ulaşması için bu olgulara verdiği önem sırasını belirtmektedir.

Allah'ın, aracılar vasıtasıyla günahkar müminlerin azaplarını kaldırarak cennete koyması şeklindeki bir şefaat anlayışını benimseyenler, bu ayetlerden bir önceki ayetlerde hitabın yahudilere olmasını gerekçe göstererek, şefaatın olmayışının yahudi ve hırıstiyanlara has olduğunu vurgulamışlardır.

Bu ayetlerdeki ifadelerin yahudi ve hırıstiyanlara tahsis edilmesi imkansızdır. Bu tahsise olanak vermeyen nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:


a- Bu ayetler; yahudiler ve hırıstiyanlar ile ilgili, tarihi bir vakıadan söz etmemekte, ahiretle ilgili genel prensiplerden söz etmektedir. İnsanlar ahirette, aynı kurallar altında, inanç ve inançsızlık yönünden yargılanacaklardır.


Elbette; bu yargılamada, insanların kendi dinlerinde var olan bazı özel yasaklar ve emirler dolayısıyla da yargılanacaklardır. Bu emir ve yasaklara uygun hareket etme veya etmeme, inanç ve inançsızlıktan gelmektedir.



b- Bu ayetlerden bir önceki ayetlerdeki hitabın yahudilere olması, bu ayetin hükümlerini onlara has kılınmasını gerektirmez. Çünkü, aynı suredeki,

(Ey İnananlar! Alışverişin, dostluğun, şefaatın olmayacağı günün gelmesinden önce, sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarf edin. İnkar edenler ancak yazık edenlerdir) ayetindeki hitap inananlaradır.



c- Bu ayetlerdeki şefaat hakkında inkarcı tutum yahudi ve hıritiyanlara has kılınırsa; ayetlerde şefaatla aynı kategoride ele alınan fidye, alışveriş, dostluk ve yardımın olmaması olgularının da onlara has kılınması gerekir.

Bu durumda; müslümanların, ahiretteki azaptan kurtulmak için fidye, alışveriş, dostluk gibi metodları kullanarak, azaptan kurtulabilecekleri ortaya çıkmış olur ki, Allah'ın fidye karşılığı inanları azaptan kurtarması düşünülemez. Çünkü; diğer bir ayette, fidye tek başına yer almakta ve fidye ile azaptan kurtulanamayacağı vurgulanmaktadır.


d- Yahudilerin, ahirette, günahkarların günahlarından dolayı kazandıkları azabın, şefaatçılar vasıtasıyla affedilmesi şeklinde ahirete ait bir şefaat inancına rastlamıyoruz. Yahudilerin, ahiret gününe, cennet ve cehenneme inandıklarına Kur'an şu şekilde işaret etmektedir:

(Yahudi ve Hırıstiyan olmayan kimse, elbette cennete giremiyecektir" derler. Bu onların kuruntularıdır. De ki, eğer sözünüz doğru ise, delillerinizi getirin.) Fakat onlar, ahiretteki azabın sadece belirli günlerde kendilerine dokunacağına da inanmaktadırlar. (Ateş bize sadece birkaç gün değecektir) derler. Sor: (Allah katından bir söz mü aldılar?) Eğer öyle ise, Allah sözünden caymayacaktır. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz" Onların, kendileri için azabın bir kaç gün olacağı inançları, ileri sürülen bu gerekçeyi red etmektedir.

e- Bu ayetlerdeki hükümlerin yahudilere tahsisi, Musa'nın dinine uymuş ve ona tabi olmuş inananların da şefaattan mahrum edilmesi demektir. Bu tahsiste, Musa'nın şeriatını benimseyenler, şefaatın kapsamı dışında bırakılamaz.

Çünkü; Allah'ın, bazı inananlara bu hakkı vermesi, bazılarını da bu haktan mahrum etmesi düşünülemez.


Meryem suresindeki; "Sakınanları o gün, Rahman'ın huzurunda O'na gelmiş konuklar olarak toplarız. Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz. Rahman'ın katında bir ahd almış olandan başkası asla şefaatta bulunmayacaktır" ayeti ve Taha Suresindeki "O gün Rahman'ın izin verdiği, sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaatı fayda vermez" ayeti de, ahirette şefaatın varlığına delil olarak sunulamaz.


Birinci ayette, şefaatta bulunmak için, Allah'tan ahit almak şart koşulmuştur.

Ahirette şefaatta bulunmak için, Allah'tan ahit almış bir varlık bulunmamaktadır.

İkinci ayette ise; Allah'ın, şefaatçının sözünden hoşnut olması şartı getirilmiştir. Bu ayetler, insanın, kıyamet gününde, amelleriyle baş başa kalacağını, hiç bir nesnenin insanların cezasını kaldırmaya güç yetiremeyeceğini vurgulamaktadırlar.

Bu ayetlerde üzerinde durulan, kimin için şefaatçı olunacağı değildir.

Ahiret günündeki olgulardan bahsedilen Sebe Suresinin son kısımlarında, "O göklerin, yerin ve her ikisi arasında bulunanların Rabb'idir. O, önünde kimsenin konuşmayacağı Rahman olan Allah'tır. Cebrail ve meleklerin dizi dizi durdukları gün, Rahman olan Allah'ın izni olmadan kimse konuşmayacaktır. Konuştuğu zaman da doğruyu söyleyecektir." Kıyamet gününde Allah'ın huzurunda konuşmasına izin verilen tek nesne, insanların organlarının kendileri hakkındaki şahadetleridir.

Kur'an, buna şu şekilde işaret etmektedir: "İşte o gün, ağızlarını mühürleriz. Bizimle elleri konuşur. Ayakları da yaptıklarına şahitlik eder." Konuşma imkanı dahi verilmeyen melekler veya insanlar, nasıl olur da şefaatta bulunurlar?



Diğer taraftan; Meleklerin dünya hayatındaki şefaatları, günah işleyen inananların işlemiş oldukları günahları Allah'ın affetmesi şeklinde gerçekleşmektedir.


Fakat, Ahiret hayatında insanın günah veya sevap işlemesinin imkanı yoktur. Bu neden olmadan, yani günah işleyen insan olmadan, meleklerin şefaatının gerçekliliği imkansız olmaktadır.



2- Ahiret Gününde Allah'ın Otoritesi:

Allah; bu kainatın idaresi için belirli kanunlar koyduktan sonra (adetullah), bu kanunların devamlılığını da kendi fiillerinin bir parçası olarak tayin etmiştir.

Hatta, Allah'ın bu kainatı sevk ve idarede bir anlık dalgınlığı, kainatın düzeninin bozulmasının nedeni olarak görülmektedir. İnsan ise; bu dünya hayatında, hal ve hareketlerinde özgürdür. İnsanın dünya hayatında yaptığı her şeyden sorumlu olması, onun davranışlarında özgür olmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu dünyada filleri bakımından özgür olan insan, ahirette ise bu özgürlüğünü kaybetmektedir.


Allah: kıyamet gününün tek otoritesi kendisinin olduğunu belirtmektedir. "Din Gününde otorite onundur" ayetinde ahiret gününde sadece Allah'ın hakimiyetinin olacağı, diğer hiç bir varlığın hakimiyetinin olmayacağına işaret edilmektedir.


Bu manayı ifade eden pek çok ayet bulmak mümkündür. "O gün onlar meydana çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bu gün hükümranlık kimindir?" denir. Hepsi "Gücü her şeye yeten tek Allah'ındır" derler." Ahirette şefaatın gerçekleşeceği inancı, bu otoriteyi Allah'tan başka varlıklara verilmesi demektir.


Bu hakimiyeti sağlayan unsurları şu şekilde sıralayabiliriz:


a- Allah'ın İzin Vermesi:

İzin; bir konuda icazet vermek, onun mübah olduğunu belirtmektir.

Bir şeyin gerçekleşmesine müsade etmeyi ifade eder. "Oysa, Allah'ın izni olmadıkça, onlar kimseye zarar veremezlerdi" ayetindeki izin, sihrin olumlu bir olgu olmamasıyla beraber, onun insanlar üzerindeki etkisine Allah'ın müsade verdiği anlamındadır.

Aynı zamanda bir şeye izin vermek, dünyadaki hakimiyetin de bir parçasını oluşturmaktadır. Kur'an, sihirbazlar Allah'a iman ettiklerinde, Firavun'un "ben size izin vermeden mi siz ona inandınız" sözünü naklederek, izin vermenin, otoritenin bir unsurunu teşkil ettiğine işaret etmektedir.

Şefaatı Allah'ın iznine bağlayan ayetleri iki kategoride ele almak mümkündür: Birincisi; Şefaatçı için Allah'ın izin vermesi, ikincisi ise; Allah'ın şefaat edilecek kişi için izin vermesi.


Allah, şefaatçı olmak için meleklere, şefaat edecekleri varlıklar için de mü'minlere izin verdiğini belirtmiştir.


b- Allah'ın Dilemesi:

Allah'ın dilemesi ve irade etmesi aynı anlamı ifade etmektedir.Bazı alimler ise; meşiet ve dileme arasında fark olduğunu, Allah'ın dilemesinin bir şeyin varlığını gerektirdiğini, Allah'ın iradesinin ise bir şeyin varlığını gerektirmediğini ileri sürmektedirler. Her ne kadar bu iki kelime arasındaki bu farka işaret etmese de; Allah'ın dilemesinin bir şeyin varlığını gerektirdiğinden hareketle, haklı olarak, Tekvir Suresi 29. ve İnsan Suresi 30. ayetlerdeki Allah'ın dilemesini, "Allah sizin dilemenizi dilemesi, iradenizi irade etmesiyle siz diliyorsunuz" şeklinde izah etmektedir.

Kur'an'da, Allah'ın dilemesi, onun kudretinin ve mutlak hakimiyetinin bir göstergesi olarak yer almaktadır.

"Allah dilediğine ve razı olduğuna izin vermediği müddetçe, göklerde bulunan nice meleklerin şefaatı fayda vermez" ayeti ile, meleklerin şefaatının, Allah'ın izin verdiği ve dilediği kimselere fayda vereceğine işaret edilmektedir. Meşietin ifade ettiği "bir şeyin varlığının gerçekleşmesi" manasından hareketle, bu ayeti, "Allah meleklerin, mü'minler için şefaat etmelerini dilemiştir" şeklinde anlamak mümkündür.


Aynı zamanda bu ayet; "melekleri ilahlaştıran ve onlara tapınan müşrikler için şefaatın olmadığına" işaret etmektedir.



c- Allah'ın Razı Olması:

Bir şeyden razı olmak da hakimiyetin ayrılmaz bir parçasıdır.

Ayetlerde Allah'ın razı olması, meleklerin şefaat edecekleri varlıklardan razı olması şeklinde yer almaktadır. "Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah'ın razı olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler" ve "Allah, dilediğine ve razı olduğuna izin vermedikçe, göklerde bulunan nice meleklerin şefaatı fayda vermez." Her iki ayette de, meleklerin şefaatının melekleri tanrılaştıran müşrikler için olmadığı, fiillerinin şirk olması dolayısıyla Allah'ın onlardan razı olmayacağı belirtilmektedir. Allah'ın razı olduğu kimseler ise mü'minlerdir.


3- Allah'ın va'di değişmez.

Kur'an; Allah'ın vadini ve va’dini değiştirmeyeceğini vurgulamaktadır. "Senden, başlarına acele azap getirmeni istiyorlar. Allah sözünden asla caymayacaktır" ayetindeki vad, vaid (tehdit) kelimesinin ifade ettiği manayı içermekte ve Allah'ın vaidinden dönmeyeceğine işaret edilmektedir. Aynı üslup, "Cennetlikler cehennemdekilere, "biz Rabb'imizin bize vad ettiğini gerçek bulduk. Rabbinizin size vad ettiklerini gerçek buldunuz mu?" diye seslenirler. Onlar da; "Evet" derler" ayetinde de mevcuttur.

Bazıları Arap lügatında ve arapların nazarında vaidden dönmenin yalancılık değil de bir fazilet olmasından ötürü, Allah'ın vaidini değiştireceğini ifade etmektedirler.


Her ne kadar arap dili ve kültürü açısından, tehditten dönmek bir fazilet kabul edilse bile, Kur'an; "Allah'a verdikleri sözden döndükleri ve yalancı oldukları için, Onunla karşılaşacakları güne kadar, Allah kalplerine nifak soktu." ayetiyle, sözden dönmenin fazilet değil, yalancılık olduğuna işaret etmektedir. Yalancılık, insanlar için kötü bir sıfat olarak nitelendirilirse, Allah için nasıl fazilet olarak kabul edilebilir?

Allah'ın vaidinden dönmesi caiz olursa, vadinden dönmesi de caiz olur. Çünkü; Vad ve vaid kelimeleri birbirinin zıddı olan iki kelimedir. Vad; gelecekte insanları faydalı olan bir şeye ulaştırmayı, vaid ise, gelecekte insanları zararlı olan bir şeye ulaştırmayı içeren haberlerdir. Bu iki kelimenin zıddı da sözden dönmektir.


Allah'ın vaidinden döneceğini ileri sürmek, Allah'ın Kur'an'da açıkladığının zıddına müslümanlara sorumluluk yüklemesi demektir.

Allah; insanların verdiği sözü yerine getirmemelerinin kötü bir fiil olduğuna işaret etmektedir.Yeminlerinden dolayı insanların sorumlu tutulması buna bir örnektir. "Allah size rasgele yeminlerinizden dolayı değil, bile bile yaptığınız yeminlerinizden dolayı hesap sorar... Yemin ettiğinizde yeminlerinizi tutun." Bu ayette yeminlerinden dolayı müslümanların sorumlu tutulması, sözlerine Allah'ı şahid tutmakla birlikte, sözlerini yerine getirmemelerinden ötürüdür. Çünkü, yeminlere bağlı kalındığında, bir sorumluluk olmadığı gibi, keffaret de gerekmemektedir. Aynı şekilde; "Ey İnananlar! Yapmadığınız şeyleri niçin yaptığınızı söylersiniz? Yapmadığınız şeyleri yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba neden olur." Bir insanın yapmadığı şeyi yaptım diye söylemesi Allah'ın gazabına neden olduğu gibi, yapmayacağı şeyi söylemesi de Allah'ın gazabına neden olur. Çünkü, her ikisi de yalancılığa işaret etmektedir.

Vaid bildiren ayetlerin, yine Kur'an ile tahsisi caizdir. "Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde temelli kalacağı cehennemdir" ayeti, "kim bir müslümanı öldürmeyi helal kabul ederek öldürürse" anlamındadır. Çünkü, diğer ayetler, büyük günah işleyeni mümin olarak nitelendirmektedir.



4- "Ahirette şefaat" anlayışının temelleri

Çeşitli fırkaların ahirete ait şefaat anlayışının temelleri için pek çok fikir ileri sürülmüştür. Wensick'e göre; sünni cemaatın şefaat fikrini benimsemesi, "Hıristiyan fikirlerinin tesirinde olduğu kadar, kadere mukabil bir şey bulmak ihtiyacından" ileri gelmiştir. Watt'a göre; "Hz. Muhammed'in kendi ümmetinin günahkarlarına şefaatı akidesi, aşırı ahlaki ciddiyetin sebep olduğu ümitsizliği def etmek maksadına hizmet etmiştir."


Müslümanların Peygamber'e şefaat yetkisi vermelerinin sebebi, insan psikolojisinden kaynaklanan, kendilerinden olan Peygamber'e duyulan daha çok güven olgusu olsa gerektir.



SONUÇ

İslam kültüründe, şefaat konusunda iki temel eğilim hakim olmuştur.


Birincisi; haricilerin ortaya attığı, mutezilenin de kabul ettiği, şefaatın inananların cennette derecelerinin yükseltilmesi ve sevaplarının artırılması şeklinde olduğudur.


İkincisi ise; mürcie’nin ortaya attığı, şia ve ehl-i sünnetin kabul ettiği, büyük günah sahibinin cezasının kesintiye uğrayarak cehennemden çıkarılarak cennete sokulmasını içermektedir.


Bu görüşlerin temeli, o mezhebin iman konusundaki düşüncesine kadar uzanmaktadır. Amelleri imandan bir cüz olarak kabul eden, şirk haricindeki diğer günahları işleyenleri Allah'ın af etmesinin mümkün olmadığını ve büyük günah sahibinin azabının devamlı olacağını ileri sürenler birinci görüşü, imanın tasdikten ibaret olduğunu, şirk haricindeki büyük günahların imanı ortadan kaldırmadığını ve onun azabının devamlı olmadığını kabul edenler ise ikinci görüşü benimsemişlerdir.

Şefaatı konu alan ayetleri üç kategoride ele almak mümkündür.


Birincisi; Kur'an'ın indiği ortamdaki, şirk şeklinde gerçekleşen müşrik arabların inançlarının yanlışlığını bildiren ayetlerdir. Bu ayetlerde, o kültürlerde var olan ve hakimiyeti Allah'tan başka varlıklara veren inancın reddedildiğini ve Allah'ın otoritesinin ön plana çıkarıldığını görmekteyiz. İkincisi; şefaatın geçerli olduğu alanları belirleyen ayetlerdir.


Bu ayetler; meleklerin şefaatı, insanların birbirlerine günahlarının bağışlanması için duaları ve sosyal hayatta şefaatın mümkün olduğuna işaret etmektedir. Meleklerin şefaatı; dünya üzerinde yaşayan inananların günahlarının bağışlanması şeklinde gerçekleşmektedir. İnananların günahlarının bağışlanması için, kendileri Allah'a dua edebilecekleri gibi, Peygamber ve diğer insanların da onlar adına dua etmeleri mümkündür. Sosyal hayattaki şefaatta ise; insanların haklarını korumak, haksızlığa uğrayan insanların haklarının verilmesi v.s. gibi alanlarda şefaat güzel karşılanmış; şefaatla başkalarının haklarına tecavüz edilen alanlarda ise şefaat kötü karşılanmıştır. Bu tür şefaatta ise; şefaatçının şefaat ettiği konun mahiyetine göre, şefaatçıya sorumluluk yüklenmiştir.


Üçüncüsü ise; Ahirette bütün varlıkların şefaatının geçerli olmadığını bildiren ayetlerdir. Bu ayetlerde ise; Ahiret Gününde Allah'tan başka hiçbir otoritenin bulunmadığı, hakimiyetin kesinlikle Allah'a ait olduğu vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, insanların dünya hayatında, cezadan kurtulmak için yöneldikleri, şefaat, fidye, rüşvet v.s. gibi olguların ahirette mümkün olmadığı, ahiretteki yerinin herkesin kendi kazancı doğrultusunda belirleneceği vurgulanmaktadır.

Ahirette şefaatın imkansız olduğunu belirten pek çok akli ve nakli delil ileri sürmek mümkündür.


1- Kur'an ayetleri açık ve net bir şekilde ahiret hayatında cezadan kurtulmak için şefaatçıların fayda vermeyeceğini belirtmektedir. Bu ayetlerin ifade ettiği manaların inkarcılara şefaatın olmayacağı şeklinde tahsis etmeye imkan yoktur.


2- Allah'ın va'di ve vaidi değişmez. Eğer Allah'ın va'dini değiştirmesi caiz olursa, vaidini değiştirmesi de caiz olur. Bu, Allah'ın insanlara Kur'an'da belirlemediği sorumluluklar yüklemesi anlamına gelir ki bu da imkansızdır.


3- Kur'an ayetleri, her insanın sadece kazandıklarının karşılığını göreceğini, Ahirette hiç bir nefsin diğer bir nefisten faydalanmasının mümkün olmadığına işaret etmektedir. Şefaat, ise bu prensip ile çelişmektedir.


4- Kıyamet gününde, Allah'tan başka otorite yoktur. Allah, Dünya hayatında, dilemesi, izin vermesi, razı olması, irade etmesi v.s. sonucu insana özgürlük vermiştir. Ahirette ise; İnsanlar bu özgürlüklerinden yoksundurlar.

İnsanın kulluk bilincinin zayıflaması sonucu içine düştüğü günahlardan kurtulması, ancak dünya hayatında mümkündür. Ölümden sonra, insan için yapılan hiçbir iyilik fayda vermediği gibi, onun günahlarından kurtulması için gösterilen çabaların da hiç bir değeri yoktur. İnsanın günahlarından dolayı kazandığı cezadan kurtulmasının en güzel yolu tövbedir. Şefaat, aracılar vasıtasıyla cehennemden çıkarılmayı içermesine karşın, tövbe ; insanın kendi fiili sonucu hiç cehenneme gitmemesini içermektedir. Bununla birlikte, günahlardan kurtulmanın bir diğer yolu, Allah'ın belirlediği güzel fiilleri yapmaya devam etmektir.


Bu durumda, inanan insanın günahlardan dolayı kazandığı cezalar, iyiliklerden dolayı kazandığı sevaplarla örtülmektedir.


talak (BOŞANMA)


Günümüzde Müslümanlar arasında boşanma konusunda da KUR’AN’a aykırı bir çok uygulama var .
Bu nedenle o hususlara dikkat çekmek ve bize bu konuda çokca yöneltilen sorular doğrultusunda faydalı olacağına inandığımız bu makalemizi sizinle paylaşmak istiyoruz

TALAK/BOŞANMA, Arapça’da sözlük anlamı olarak, BAĞI ÇÖZME anlamına gelir.
Terim olarak ise, KADINLA ERKEK ARASINDAKİ EVLENME AKDİ İLE KURULAN NİKAH BAĞININ ÇÖZÜLMESİ demekir

Pratik hayata baktığımızda görüyoruz ki, boşanmadaki uygulamalar kadının aleyhine.
İpin ucu erkeğin elinde, hanımına BOŞ OL dedi mi, mesele bitiyor, hemen yuva yıkılıyor.
Böyle bir hakkın elinde olduğunu bilen erkek sürekli eşini sömürüyor yada ona zulmediyor.
Buradan yola çıkarak İSLAMDAKİ BOŞANMA mevzusuna kısaca değineceğiz daha sonraki makalelerimizde farklı başlıklar altında tekrar paylaşımlar yapacağız

evet konuyu boşanmada kadın ve erkeğin durumu ve konunun toplumdaki yanlış uygulanması açılarından kısaca ele alacağız. Halk arasındaki kabule ve fıkıh ve ilm-i hal kitaplarındaki yer alan anlatımlara göre, boşama yetkisi erkeğe verilmiştir.

Erkek bu yetkisini dilediği zaman ve dilediği şartlarda kullanabilir.
Yani ne zaman isterse karısını boşayabilir. İpin ucu elindedir. Bu yetki Demokles’in kılıcı gibi kadının başının üstündedir. BOŞ OL BOŞOLSUN ŞART OLSUN’ dedi mi, bitti gitti, yuva yıkıldı, çoluk çocuk perişan oldu, gitti. Elinde böyle bir yetkisi olan erkek eşini sürekli sömürür ona zulüm yapar. Toplumda asırlardan beri yapılıp durduğu gibi.

Evlilik/nikah, kadın ve erkek her iki tarafın hür İradeleriyle, rızalarıyla ve şahitler huzurunda açık beyanlarıyla (AKİT) oluşmasına rağmen, nasıl oluyor da, bu evliliği yürütüp yürütmeme yetkisi, tek taraflı erkeğe bırakılabiliyor.

Ve ortak bir irade ve kararla oluşturulan evlilik kurumunu tek taraflı olarak erkek sona erdirebiliyor?
Tüm insani işlere beşeri münasebetlerdeki sözleşme ve sözleşmenin sona erdirilmesi kurallarına da ters olan bu uygulama, erkeğin tarafını tutmak ve kadın tarafına zulüm değil mi ?

Elbette öyle. Ayrıca bu durum, hiç tartışılmayacak kadar din, vicdan ve akıl ölçülerine aykırıdır.
Ama bakın bunun gerekçesi ne imiş ?

Efendim, kadın, erkeğe göre daha duygusal, kapılgan, alıngan, zayıf olduğundan, ayrıca evlilik kurumunun oluşmasında mehir-başlık parası gibi herhangi bir maddi harcama yapmadığından, kadına boşama yetkisi verilirse bu yetkiyi, düşüncesizce, çarçabuk ve çok kullanırmış ve bu evlilik için sürekli bir tehdit unsuru olurmuş. İşte bu nedenle kadına BOŞAMA YETKİSİ verilmemiş.

Gördüğünüz gibi, kadına boşama yetkisi vermeyen, İSLAM DİNİ DEĞİL, yukarıdaki arz ettiğimiz mantığın sahipleri. Bu görüşü yerleştirmiş olmalarına rağmen,

( Kadın nikah anında nikah senedine kendisinin de boşama yetkisinin olacağını/tefviz) yazdırırsa kadının da boşama yetkisi olabilir. Ayrıca kocasıyla geçinemeyeceğine karar verirse (hul) aldığı mehiri geri vermek sûretiyle, gerekirse üste kocasının memnun olacağı miktarda para, mal vermek sûretiyle (bir nevi haraç)’de kocasını boşayabilir ) tarzında yine erkeği taraf tutan fetvalar üretmişlerdir.

Yapılan ve yapılabilecek eleştirileri bu hükümlerle bertaraf etmeye çalışmışlardır. Ama nikah anında bu pazarlığı yapamayanlar ve kocasına haraç verecek imkana sahip olmayanlar, isteseler de istemeseler de boşanamayacaklar ve zuülme razı olacaklardır …

Şimdi gelelim İslâm dininin aslındaki, yani KUR’AN’daki TALAK/BOŞANMA konusuna.

Biliyorsunuz KUR’AN’I KERİM’de TALAK/BOŞANMA süresi adıyla bir sûre vardır.
Altmış beşinci sûre. Şimdi o sûrenin giriş âyetlerine bir bakalım .

TALAK SURESİ 1,2. AYETLERİ ;

( EY PEYGAMBER! Kadınları boşadığınız zaman iddetlerine doğru boşayın ve İDDETİNİ İYİ SAYIN. Rabbiniz olan ALLAH’tan korkun. Onları evlerinden çıkarmayın; onlar da çıkmasınlar. Apaçık ve belgeli bir yüzsüzlük yapmaları durumu müstesna. İşte bunlar ALLAH’ın sınırlarıdır. ALLAH’ın sınırlarını çiğneyen kendine zulmetmiş olur. Bilemezsin, belki ALLAH bundan sonra yeni bir iş/oluş ortaya çıkarır )

DİKKAT ETTİNİZMİ ? HİTAP KİME ? NİDA ÜNLEM KİME YAPILIYOR ?

(PEYGAMBERE) Yani DEVLET BAŞKANINA. Diğer bir ifadeyle, KAMU OTORİTESİNİN BAŞINA.

ŞİMDİ BİRDE NİSA SURESİ AYET 35′E BAKALIM ;

( Eğer karı kocanın arasının açılmasından korkarsanız, BİR HAKEM ERKEK BİR HAKEMDE KADIN tarafından gönderin. Bunlar, barıştırmak isterlerse ALLAH, kadınla erkeğin aralarını düzeltmede onları başarılı kılacaktır. ALLAH Alîm’dir, her şeyi bilir, Habîr’dir, her şeyden haberdardır )

PEKİ BU AYET’İ CELİLENİN MUHATTABLARI KİMLER ?

Buradaki muhataplar, kendilerine seslenilenler ise, İNSANLAR.
Sûrenin İlk âyetini hatırlayın: Ey insanlar ! Rabbinizden sakının. O Rabbiniz ki ..”

Bu âyette de hitap insanlığa. YANİ KAMU OTORİTESİNE. Herhangi bir bireye değil.

Evet bu âyetlerde gördüğünüz gibi, BOŞAMA YETKİSİ KAMU OTORİTESİNE AİTTİR.

KADIN VE ERKEĞİN BOŞAMA YETKİLERİ YOKTUR. (Onların boşanma hakları vardır)
Boşanacak eş kamu otoritesine baş vurur, gerekçelerini bildirir. Onların tetkiki ve karar ise kamu otoritesine aittir.

ŞİMDİ GELELİM BOŞANMA KONUSUNDAKİ İKİNCİ TOPLUMSAL YANLIŞA ;

Yani üç talak meselesine ve bu üç talakın birden kullanılmasına. Önce bu konuyu düzenleyen âyetlere bir bakalım.

Bakara sûresi, âyet 229, 230 :

( BOŞANMA İKİ KEZDİR. Bunun ardından ya iyilikle tutmak ya da güzelce serbest bırakmak gerekir. ONLARA VERDİĞİNİZDEN BİR ŞEYİ GERİ ALMANIZ SİZE HELAL OLMAZ. Erkekle kadının ALLAH’ın sınırlarını korumada endişe etmeleri hali başka. Erkek ve kadının ALLAH’ın sınırlarında duramayacaklarında endişe ederseniz, o zaman KADININ VERDİĞİ FİDYEDE İKİSİNEDE BİR GÜNAH YOKTUR. İşte bunlar ALLAH’ın sınırlarıdır. Bunları aşmayın.ALLAH’ın sınırlarını aşanlar, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.Bütün bunların ardından ERKEK KADINI BOŞARSA artık bundan sonra BAŞKA BİR EŞLE NİKAHLANINCAYA KADAR ilk erkeğe helal olmaz. İKİNCİ ERKEK KADINI BOŞADIĞINDA, boşanan kadınla ilk erkek ALLAH’ın sınırlarını koruyabileceklerini düşünürlerse, birbirlerine dönmelerinde sakınca yoktur. İşte bunlar ALLAH’ın sınırlarıdır ki, ALLAH bunları bilgi sahibi bir topluluğa açıklar )

BİRİNCİ AYET’E DİKKAT ETTİYSENİZ BOŞANMA 3 DEĞİL 2 KEREDİR.

BU NE DEMEKTİR ? Açıklayalım. EVLİ EŞLER BOŞANIRLAR. Olabilir.
Bunlar düşünür taşınır, ölçer biçerler yeniden nikahlanırlar. Ama yürütemezler ve yine boşanırlar. Böylece bu çift iki kere evlenmiş ve iki kez boşanmış olurlar. Bunun böyle yapılmasına hiçbir engel yok.

Bu ALLAH’ın koyduğu bir kural ve sınır. PEKİ ÜÇÜNCÜ KEZ EVLENEMEZLERMİ ?

Onun cevabı 230. âyette, yani yukarıdaki sunduğumuz ikinci âyette.

Âyette gördüğünüz gibi ikinci kez boşanmış eşler üçüncü kez normal şartlarda hemen evlenemezler.

Ancak zaman içerisinde, eşlerden bayan olanı bir başkasıyla daha evlenir daha sonra yeni kocasından da boşanmak sûretiyle dul kalacak olursa, eski kocası da evliliğe müsait olursa bunlar üçüncü kez evlenebilirler.

YOKSA İLK İKİ KEZ EVLENDİKLERİ GİBİ EVLENEMEZLER

Burada şu konuya iyice dikkat edilmelidir.

Bayanın bu evliliği muvâzaalı olmayacak.
Hayatın normal akışı içerisinde yaşanmış bir evlilik ve boşanma olacak.

Yoksa halk arasında HÜLLE tabir edilen tarz maskaralık cinsinden olmayacak. Halk arasında uygulanan maskaralık insanların kendilerini aldatmasından başka bir şey değildir.

Bir de bu konudaki toplumun yanlışı, bu üç boşanma hakkının bir kerede kullanılır anlayışıdır.
Yani BEN EŞİMİ ÜÇ TALAKLA BOŞADIM ya da EŞİM ÜÇ TALAKLA BOŞ OLSUN demiş birisinin artık eşiyle evlenemeyecek bir duruma düşmüş olması kabulüdür. Ki ALLAH’ın verdiği haklar eşlere kullandırtılmıyor.

Böylece ALLAH’ın çizdiği sınırlara rağmen taraflar mağdur oluyorlar. İlm-i Hal ve fıkıh kitaplarında bununla ilgili gerekli teferruat mevcuttur. Ama bu anlayış, KUR’AN’a zıt bir anlayıştır.

BU ÜÇ TALAK ile boşama anlayışı aşağıdaki rivayetler ile günümüze kadar gelmiştir bu ve benzeri bir çok rivayet olmasına rağmen biz sadece bir tanesini sizlerle paylaşıyoruz yukarıdada değindiğimiz gibi kişinin eşini üç kez boş ol demeyle boşayamayacağını bunu kamu otoritesine arz etmesi gerektiğini yine KUR’AN ayetleriyle açıklamıştık ve yine eşlerin bir kez değil iki kez evlenebileceklerini üçüncüde ise başka bir eşle hülle yani yalan evlilik değil GERÇEK BİR EVLİLİK YAPMADAN eski eşe dönemeyeceğini yine kur’an ayetleriyle açıklamıştık

(5688)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:
Bir adam hanımını ÜÇ TALAKLA BOŞADI. Kadınla bir başka adam evlendi, ancak bu adam da kadını temasdan önce boşadı. (Kadın tekrar önceki kocasına dönmek istemişti.)
Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a bu hususta soruldu.
(Hayır! İkincisi kadının balcığından tatmadıkça önceki tadamaz) buyurdular. [

Buharî, Libas 6, Şehadat 3, Talak 4, 7, 37, Edeb 68; Müslim, Nikah 115, (1433); Muvatta, Nikah 18, (2, 531); Ebu Davud, Talak 49, (2309); Tirmizî, Nikah 26, (1118); Nesâî, Talak 9, 10, (6, 146, 147).>

Bu anlayış Peygamber Efendimiz ve Hz. Ebu Bekr dönemlerinde de yoktu.
Bu içtihat, insanları tedbirli olmaları için, evliliklerine özen göstermeleri gerekçesiyle Hz. Ömer tarafından ortaya atılmış o zamandan bu güne kadar da devam edip gelmiştir.

yukarıda kimlerin kim tarafından ne şekilde boşanabileceğine dair açıkla yapmıştık

Üç boşama hakkının BOŞ OL,BOŞ OL,BOŞ OL tek bir uygulamada kullanılacağı KUR’AN’a ters olduğu gibi akıl ve mantığa da ters bir durumdur.

Şöyle ki; eline bir ip alıp bir düğüm yapan insan, o düğümü çözse ve BEN BU DÜĞÜMÜ ÜÇ KERE ÇÖZDÜM dese, o düğüm üç kere çözülmüş olmaz. O düğüm bir kere çözülmüştür. Üç kere çözdüm diyen yalan söylemiş olur. O düğümün üç kere çözülmesi için iki kez daha düğümlenmiş olmalıdır.

Aynen bunun gibi ikinci ve üçüncü boşanmaların olabilmesi de ikinci ve üçüncü nikahların yapılmasına bağlıdır. YAPILMAMIŞ BİR EVLİLİĞİN BOŞANMASIDA OLMAZ.

Bu çalışmamızın ana konusu DİN ADINA TOPLUMDAKİ YANLIŞLAR olduğundan biz burada boşanma konusunun dine aykırı noktalarına temas ettik.

Nikah ve boşanmanın kategorileri, kısımları, bunun gerekçeleri, boşanmada kullanılan açık-kapalı cümleleri, iddeti, nafakayı ve. teferruatlarını vermeyi düşünmedik. ilgilenenler için daha sonra bu konudada makalelerimizi sizlerle paylaşaçağız

Herşeyin en doğrusunu yüce ALLAH (cc) bilir …